![]()
Muhterem kari, yine Amme Cüzünü tersinden tuttuk, keli de perçeminden. Evvelsi gün oğlum ve torunumu uğurlamak için aerovagzalın (Azerice, Rusça teyyare istasyonu) janjanlı kapılarından girip iklimlendirilmiş havasını teneffüs ederken gözlerimin yaşını elleriyle silen torunum “ağlama dede” diye diye gitti kuzum. Yazan kalem siyah benim kaderimi/kimseler bilmiyor perişan halimi. Önümüze konan yemeği yiyip, belletilen işi görmekten, uslu çocuk olmaktan, gelmeyen kalmadı başlarıma.
Evvelce arz etmiştim, babam Ortaklar Köy Enstitüsünden çıkıp İzmir’in adı Keles olan lakin kayıtlara Kiraz diye geçen ilçesine tayin ile gelmiş. Futbol merakı, becerisi, meslekte gayretiyle ilçemizin insanı onu sevmiş, gitmesin kalsın diye çare ararken anamla baş göz edip yerleştirmişler. O kadar benlenmişler ki bi tarihte belediye reisi bile yapmaya kalktılar da o vakit yabancı olduğunu hatırladılar.1980 öncesi TÖB-DER başkanlığı yapmış. O vakitler devlet sınavıyla Almanya’da Türk çocuklarına öğretmen olarak gönderilmiş. Babam hep kazamızın mümtaz simalarından oldu. Anacığım eşraftan bilinen lakin hayat tarzı itibariyle köylü bir ailenin kızı idi. Geniş bir aileden gelmenin iyisiyle kötüsüyle farkını hâlâ her gün yaşayarak tecrübe ederim. Küçük dayımın oğlunun Kanadalı gelinle düğününde, adetleri imiş oğlan ve kız tarafından birer kişi düğün konuşması yaparmış. Beni aniden çıkardıklarında evvela söyleyecek bir şey bulamadım .Sonra büyük dayım gözüme ilişti, onun Çömlekçi köyünün üstünde çadırda doğduğunu anımsadım, küçük dayımın oğlu halen Apple’da çalışıyor “hep göçebeydik halen de göçüyoruz” deyivermişim irticalen.
Dedemin ilçenin içindeki büyükçe evi gelenler-gidenler, yemek yiyen gündelik işçiler, yatılı kalan bedellerle bir kalabalık, bir hay huyla dolu olurdu hep. En büyük teyzem ovada evlendirdikleri akrabamız olan enişteyle yaşardı. Uzun yıllar çocuğu olmayan teyzem bizi kendi çocuğu gibi sever, biz de ona teyzeanne derdik. Yaradan Allah’ın hikmeti, seneler sonra bir Ali’si oldu teyzemin. Ali derken ağzından bin Ali çıkar, eteğinden ayırmaz, Alisiz kapı dışarılara adım atmazdı. Sizi aile mevzularımızla fazla sıkmayayım, muradım o değil. Başka bir vakit bu hususta darlarım sizi inşallah. Mevzudan sapmayalım, hasretle başlamıştık. Ali liseyi bitirince hep hasta olan, ağır bir mide rahatsızlığı geçirmiş teyzem oğlunu hemen evlendirdi. Büyük bir bahçenin ortasında ona da bir ev yapıp yerleştirdi yanı başına. Bir müddet de beraber yaşadılar.
Birkaç yıllık hekim iken teyzemin bana ağzında gösterdiği lezyonun yutak tümörü olduğunu anladım, tedaviler çok netice vermedi kaybettik. Ali bir süre de babası ile beraber yaşadı ama emri hak vuku buldu sessiz sakin, köşesinde cigarasını içip boş kalınca sepet ören enişteyi de kaybettik. Artık Ali iki çocuk sahibi, ailesiyle ziraat yapan, traktör sahibi bir çiftçi olmuştu. Ben ise yenice Kütahya’nın Gediz ilçesine tayin olmuş, Hakkâri’den dağılarak gelmiş, her biri bir köşede parçalarını toplamaya çalışan ter ü taze bir cerrah.
Biraz geriye gitmem gerek; okuma yazma oranının baya düşük olduğu kazamızda, ilkokulun son sınıflarında okuma merakım yüzünden adımı akıllıya çıkarmışlar yokluktan. Asker mektubu yazıp, gelenleri okumaktan yolumuzu buluyoruz siz hesap edin. Babacığım beni kendi elleriyle beş yıl okutup ilk mektepten şahadetnamemi verip Parasız Yatılı sınavına sokmuş. O vakitler yırtmak için tek çare okumak. Öyle belletilmiş köy enstitüsünde. Öğretmen çocuklarına bakın; bir nesil akademisyen, hukukçu, meslek erbabı sırtlayıp gitmişler koca ülkeyi ta ki o meşum karanlık çökene kadar. Beni de sınav sonucuna göre Eskişehir Maarif Kolejine yerleştirmiş devlet baba. İzmir’den Eskişehir’e...Çok sonraları öğrendik ki o yıl sınava giren, ancak Bornova Maarif Kolejine puanı yetmeyen Eğitim Bakanının yeğenine sıra gelebilsin diye bakım-onarım diye bir sebep icat edip parasız yatılı almamışlar Bornova’ya. Yıllar sonra kimimiz Eskişehir, kimimiz Konya, kimimiz Samsun’dan bir sürü arkadaş nakille Bornova’ya gelince iş meydana çıktıydı. İzmir’den Eskişehir’e gitmek zor o vakitler. Ben on yaşındayım babacığım kıyamaz, götürüp geri dönse bütçe elvermez. Marşandiz 18 lira,motorlu tren 32,biz Kiraz’dan geleceğiz saatler uymaz, gece otobüsü 23’de kalkıyor geri Kiraz’a dönmek mümkünsüz. Bütün bir kazaya dert oldu gidiş gelişim.17:30’da Basmane’den kalkan Ege Ekspresi en uygunu idi. Hem başka arkadaşlar olur sıkılmazdık. Neşeli idi tren yolculukları hâlâ çok severim. Ama bir gizli sebebi de var ki artık itirafım farz oldu: Denizi görmek. Nasıl yani demeyin, Kiraz İzmir’in ilçesi ama 120 km doğusunda, bana deniz hep Ayşegül Vapur’da kitabından bir resim. Tren Basmane’den çıkıp, Şaraphaneyi geçip, Karşıyaka Turan’a doğru deniz kenarından giderken en soğuk kış aylarında bile camı açıp yabancı kokuyu çoğu kez necis kokuların arasından hissetmeye çalışırım. Muradiye’den sonra Manisa’ya varmadan bir ayrılık hüznü çöker, azıcık kimseye göstermeden gizlice ağlar, anamın cebime koyduğu ipek mendile hem yüzümü siler hem koklardım. Sonraki yıllar ayrılık acısı giderek azaldı, yerini memleket dertlerine bıraktı ama koca bir köz hep yüreğimde. On yaşında, kilometrelerce uzakta yatılı okullarda; ne acayip işler. Bana mahsus bir şey değil, benimki söz temsili. Pek çok arkadaşım aynı yollardan geçtik.
On yaşında başlayan hasretlik biteviye hayatımın bir parçası oldu. Şimdi de yurt dışında çalışan oğlum çıkıp gitti mektebi bitirince. Evlendi, torunlarım, gelinim oldu. Telefon var, internet var ama koklamak gibi olmuyor ki. “Eeee Ali” dediğinizi duyuyorum. Ali’nin bir kızı, bir oğlu oldu. Matematik bölüm birincisi kızı anne babasının yanından ayrılmak istemedi Kiraz’da matematik öğretmeni. Komşuları veteriner Hüseyin ile evlendi, iki kızı var dünya tatlısı. Okuldan çıkar çıkmaz Ali onları kucaklayıp hâlâ yaşadığı, dedemizin ilk evinin olduğu bahçeye getiriyor. Oğluna yan tarafta yeni, daha güzel bir ev yaptı. Onunda iki kızı var, gelinimiz komşulardan Balcıların kızı. Üçüncüsü yolda geliyor inşallah. İşleri oğlu devraldı ineklerle, tarlayla o meşgul oluyor; sağım işleri gelinde, karnı burnunda ama hâlâ çalışıyor. Ali ile eşi çocuklarla ilgileniyor. Bazen hayatım böyle olabilirdi diyorum. Torunum dört yaşına Chicago’da yaşıyor bizimle Türkçe, öğretmenle İngliş konuşuyor. Ne fayda, benimki on yaşından bu güne Hasret-i Didarınla geçmedi mi? Kalın sağlıcakla.


